8 Ağustos 2009 Cumartesi

Oyle iste...

Bircok kisinin `Yeni yazi yaz !` israrina karsin gunlerdir hep ayni sey oluyor. Ben bu sayfayi aciyorum, yaziyorum-siliyorum, yaziyorum-siliyorum, yaziyorum-siliyorum... Belki bu aralar enerjim bedenime cok fazla geldiginden olabilir, cok sey yazmak istiyorum ama yazdiklarimin hicbiri soylemek istediklerime cikmiyor aslinda. Hatta belki soylemeye niyet ettiklerim, dusunduklerimin yarisini bile karsilamiyor olabilir. Hala yazmaya korktugumu da biliyorum ayrica, ayni fotograf cekmeye korktugum gibi... Ufak tefek, ecik bucuk baska korkularim da var. Korkuyorum mesela ben karanliktan cocuklugumdan beri. Cunku arkasindan ne gelecegini hic bilmiyorum. Ama en cok sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. Hic ustesinden gelemiyorum. Ben ters donmus uc uc bocegi gibi bunun ustesinden gelmeye calisirken, bununla yuzlesip butun `Ah keske…`lerine karsin sapasaglam ayakta kalabilenleri gordukce gizli ama buyuk hayranliklar besliyorum. Cok sevdigim bi yazarin `Sozler, kelimeler kolaydir Nazli` sozunu hatirliyorum. Bir an icin kendi icimde 3 kere donuyorum, kendimi nasil ifade edebilecegimi bilemiyorum cunku. Ben sadece her kotu zamaninda sevdiklerimin yanlarinda olabilmek, `bazen hic yasamak gelmiyor icimden` dedikleri zamanlarda canimin icine sokana kadar onlara sarilmak istiyorum… Belki bazen uzak kaliyorum, ama bunu hic azalmadan hep istiyorum. Oyle iste…

23 Temmuz 2009 Perşembe

Bir varmis, bir yokmus...


Hadi bugun kendinize bir iyilik yapin ve hemen, bu aksam evinizde bir hayvan icin yer acin. Onu buyutun hatta onunla buyuyun, ona sevginizi verin, yataginizda yer birakin, onunla yemeginizi paylasin. Kedi, kopek herneyse hic farketmez. Bir hayvana sarilip uyumanin ne kadar muhtesem bir sey oldugunu bebekligimden beri bilen sansli insanlardanim. Oyle ki, dogdugum gun hastaneden eve geldigimizde beni kedimize goturup `bak bu bizim bebegimiz` diye tanitmislar. Iste o gunden yaklasik 15 sene sonra babamin avcunun icinde kediden baska her seye benzeyen `bir sey` girdi evimize. Kocaman kafali, acliktan vucut isisi 4 derece dusmus, tavuk bacagina benzeyen bacaklarindan biri kirik, tuysuz, kedidense utuye bile belki daha cok benzeyen minicik bir sey... Kucagimizda sepetle 10 gun nefesini dinledigimizi hatirliyorum. Sonra buyudu, buyuduk, kocaman olduk giderek birbirimize benzedik... O benim bildigim en huzurlu sey ve onun hayata tutunmasi tanik oldugum en buyuk mucizeydi... Ve her guzel sey gibi, masalin en tatli yerinde kayiverdi elimden... Bu sabah pamuk tuylerini son kez sevdim ve sanirim ona dokunmanin nasil hissettirdigini hicbir zaman unutmayacagim. Gecirdigim pek kotu kisin ardindan her seyden uzak kalabilecegim minik bir tatile ihtiyacim var sanirim... Hadi artik gidelim buralardan bi an once...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

...

Eskimek korkunç bir şey. Fiziksel olarak değil asla, çünkü biliyorumki ileride buruşmuş gıdığım ve pamuk gibi saçlarımla aynaya baktığımda çok seveceğim kendimi. Ama ruhsal olarak eskimek kadar korkunç bir şey bilmiyorum. Eğer daha 20lerin en başındayken minicik şeylerden hayatı kendinize dar ediyorsanız, o gün yataktan kalkmak için geçerli bir sebep bulamayıp bütün gün limon yalamış gibi geziyorsanız herkesten daha yaşlısınız. Bugün hayatımda ilk kez gittiğim huzurevinden bunu öğrendim. 90 yıllık bellerine taktıkları çantaları ve kahkahalarıyla kermes tezgahının başında çoğumuzdan daha hayat dolular...
Bir de şunu farkettim bir şeyler başarabilmenin, yaptıklarınla ailen ve çok çok önemsediğin insanlar tarafından takdir ve destek görmenin hele bir de üstüne bunu sevdiklerinle çığlık ata ata paylaşmanın verdiği his, gondola binmenin hissettirdiğiyle aynıymış :) Hayatta hiç durmamak, koşmak, koşmak, koşmak lazımmış...

(p.s. : Hayatımı halı gibi silkelemek istiyorum. Gereksiz bomboş insanlar kopup gitsin diye... Ohf...)

21 Mayıs 2009 Perşembe

Geç kaldım ama geldim :)

Yeşil kapaklı defterime ilişti gözüm. Kim bilir gecenin hangi vaktinde ya da hangi vapur yolculuğu sırasında karalanmış, kargacık burgacık yazılarla dolmuş, ağlayarak yazılan sayfalarının 3 sayfa önceki mutlu anları ıslattığı ve bütün bir üniversite hayatımın minik bir özetine sahip yeşil defterim... Üniversitenin ilk günü almıştım yepyeni bir hayat başlıyor diye. Asıl hayat şimdi başlıyor. Ve ben yeni bir deftere yazmak yerine ay ışığının aydınlattığı odamda, yatağımın üstünde bağdaş kurmuş yeni bloguma ilk yazımı yazıyorum. Bir anda yazılarımı birçok insanın okuması fikri çok eğlenceli geldi, halbuki biri günlüğümü açıp okusa pek kızabilirdim :) Dedim ya yeni bir hayat başlıyor. Erken gidenlerle, geç kalanlarla, yeni kurduğum hayallerle ve hedeflerimle... Her şey çok güzel olacak biliyorum. 16 senelik profesyonel görünümlü ama bir o kadar amatör ruhlu öğrencilik hayatım Dorothy'ye doğru uçurduğum kepimle birlikte 14 Haziranda sona erecek ama ben geriye dönüp baktığımda şunu farkediyorum ki ben aslında okumayı hiç sevmemişim. Artık aklımdakileri önüme koyabileceğim bir dolu zamanım var. İstediğim kadar uçup istediğim yere konabileceğim. Sadece kayısı mevsiminin gelişinden ya da ayak ucumda 2 kedinin birden uyumasından değil tarifi nasıldır bilmediğim bir sebepten ötürü mutluyum işte :)
N.